23 Nisan 2011 Cumartesi

Mektup


bugün, İzmir
…yıl önce, bedenin bu dünyadan ayrıldığında, belki de 6 aylık sürecin sonunda, ne kadar telaşsız ve sakindim… Ve O anı izleyen belki de bir ay, hayatımın en tepkisiz dönemini geçirdim, kimse fark etmedi.
Evde kimse senin duralamaya başladığını hissedememişken, ben, sende tuhaflıklar sezmeye başlamıştım. Sen, sen olmaktan uzaklaşırken, neden bilmiyorum, ki bu belki de senin suçun, müdahale etmedim. Koştur koştur geçen yılların sonunda, mola gibiydi, bütün gün evden çıkmayıp, gazete okuman, radyo dinlemen ve pencereden bakman.
Her şey, bahçede yediğimiz o akşam yemeğinde başlamıştı değil mi? Sen ölmeden tam iki yıl önce…
Rakı şisesini açtın, kadehini doldurdun, bir yudum aldın ve ayağa kalktın, gittin. Döndüğünde, anneme “hatun kaldır şunu!” dedin ya, işte o an, sonun başlangıcıydı. Keşke sigarayı da bırakabilseydin o anda… Ama yapmadın…
Ve biz, saçma bir şekilde, ertesi akşam yemeğinde, şişeyi tekrar masaya getirmeyişinde sevinmiştik. En çok da annem… Ve 1,5 yıl sonunda koyulan teşhisin ardından geçen altı ay da bitince, Karabağlar’da yerini hazırlamak zorunda kaldık…
Evet itiraf ediyorum Baba… Seni özlüyorum… Yani, özlemek buysa.
Yaşasaydın yapar mıydık bilmiyorum, ama ben, seninle İstanbul’a gitmek isterdim.
Zeytinburnu’na, Kazlıçeşme’ye… Kapalıçarşı’da Adem Abi’nin dükkanında çay içmek isterdim. Gelik’te oturup kafa çekmek isterdim. İstanbul anılarını dinlemek. Niye çekip gittiğini öğrenmek. Biliyor musun, hakikaten “niye gittin sen İstanbul’a zamanında?” ve “niye döndün?”
Seni tanımak isterdim. Aklından geçenleri. Bilmek isterdim gerçekten yapmak istediklerini… Beni nasıl görmek isterdin, duymak isterdim senden… Kaç hayalini gerçekleştirebildiğini?
Zaman ve mekan boyutunda, bunlar artık olası değil.
Bazen, keyfim yerindeyken, hep komik anları hatırlıyorum… Mesela, senin mobilet ile İnciraltı’na balık tutmaya gittiğimiz zamanları. Her hafta, istisnasız her hafta, dönüşte, mobiletin bilmem neresine pislik kaçması nedeniyle, İnönü caddesi rampasında yolda kalışımızı hatırlıyorum. Hiçbir şey olmamış ya da ilk defa oluyormuş edasıyla, mobilete karşıdan bakışın, alet çantasından zımparayı, penseyi ve üstübü’nü çıkarışın… Elinin yanması pahasına bujiyi söküp, pisliği temizlemen. Eh be baba, her hafta olacak iş mi? O zaman, bana da çok ciddi geliyordu da, şimdi çok gülüyorum…


Zaman tam da senin istediğin kıvamda… Kafan bozulduğunda arardın ya Yeni Asır’ı, şimdi arayacak daha çok yer var…
Sanırım kafayı yerdin apartmanda… Annem artık, eski evde oturmuyor. Komik bir apartman dairesinde. Çoğunlukla da bizde. Sahi, yaşsaydın, sen de kalır mıydın bizde, Oya’ya bakmak için, yoksa …
Bazen, kokunu duyuyorum… Bu durum komik mi, trajik mi bilmiyorum ama, bir çok şey gibi kokularla hatırlıyorum geçmişimi. Tabakhane’nin sinmiş kokusu, üzerinde kısa Maltepe kalıntısı, mobiletin tepesinde, soğukta eve gelişin ve kapıdan girip deri montunu çıkarırken duyduğum o koku… Deliriyor muyum?
“Amaaan ölümlü dünya, bana ne!” demedin ya hiç… Düğünlerden çok cenazelerde başrol oldun ya… Bayramdan bayrama gördüğün akraba-i talukat, başı sıkıştığında sana koşup geldi ya… Şimdi anladım seni, yeni yeni anlıyorum… Neden hep bir adım mesafede durduğunu insanlara karşı. Aynısını yapıyorum şimdi… Bayramdan bayrama, en fazla onbeş dakikalık görüşmeler… Zaten onlar, gerek duyduklarında arıyorlar…
Kızımı görebilmeni isterdim. Eminim tependen inmezdi. Delirtirdi seni. Duvarlarını yıkardı. Geçen gün, fotoğraflara bakarken, yanıma geldi. Baktı, baktı. Seni gösterdi… “Dede mi bu?” dedi. “evet!” dedim. Gitti… Ödüm patladı nerede diyecek diye…
Zaman geçtikçe, bazı tepkilerimde, seni yakalıyorum… Hani, yapılmasını istemediğin bir şey için izin istediğimizde, “ne gereği var!” derdin ya, bir çok kez kendimi, o cümleyi söylerken yakalıyorum…
Biliyor musun, uzun yıllardır, kendime ilk defa bir hedef koydum… Ağrı Dağı’na gideceğim. Malzemelerimi topluyorum yavaş yavaş. Şimdi sana sorsam, “ne gereği var!” derdin. Ama inan yaşasaydın, sormazdım… Aklım başıma geldikten sonra sormadım ki zaten…
Aslında, bu yazdıklarımla seninle hesaplaşmayı düşündüm. Ama öte yanım, bunun olmazlığına ikna etti beri yanımı. Bu nedenle hep güzellikleri söyledim durdum. Aslında bugün, en azından dışarıdan bakınca sağlammış ibi duruyorsam, nedeni sanırım sensin. Yaptıklarım, bir meydan okuma belki sana… Senin tüm iyi niyetine, koruma güdüne ve kontrol etme hastalığına…
Orta birden ikiye geçtiğimde, beni iyi ki Hakem Usta’nın yanına verdin çıraklık yapmaya. Belki niyetin başkaydı, haytalık yapmamam içindi bu yaptığın ama, inan çok sıcak havada, buz gibi bir duştu yaptığın. Kendime geldim… Ne çok insan tanıdım, o dünyada?
Yıllar sonra, beni Ankara’ya götürdüğünde, yurda yerleştirip, alelacele 15.00’teki Pamukkale otobüsüne binip, bir sarılmadan, beni Ankara otogarında yapayalnız bıraktığında da, o duşu yaşadım ben… Yalnız kalmak o gün bu gün iyi geliyor bana. Belki, bende sır kalan o askerlik günlerinde, yaşadığın yapayalnız günlerde ayakta kalmamı sağladı. Ve hala, bu kalabalıkta yalnız olduğumu ne zaman düşünsem, aklıma bu geliyor, sana kızsam da kızamıyorum, öfkemin ardından.
Sen güvenirdin bana değil mi? Anneme öyle demiş miydin gerçekten? Ben, nasıl adapte olduğumu bilemediğim yabancı dünyalara sessizce sızarken, senin yüzünü hiç kara çıkartmadım değil mi? Ne öğrenciyken, ne askerde, ne evlenirken… Hep örnek olmak zorundaydım… Hatta teşhisinin konulduğu o doktor ziyaretine de, ben istedim diye gittin. Ve üzerinde öldüğün o tek kişilik yatağı da bana aldırarak, bana ne yükler yükledin bir bilsen… Neredeyse, başrolünü oynadığın ben’li yaşamında, en iyi yardımcı oyuncu yaptın beni… Sen henüz ölmüşken, ben de herkes gibi ağlamak isterken, bana düşen görev, evin telefonunun kopmuş kablosunu onarmak oldu… Bunun kusuru sende değil elbet… Kader diyelim… Senin görevin de buydu değil mi?
Birçok sen vardın baba. Farklı zamanlarda, farklı senler. Ama yıllar geçtikçe ve ben yavaş yavaş sen olurken, senin bütün kodlarını çözmüştüm. Hangi olaya nasıl bir tepki vereceğini biliyor olmak, seni sürprizsiz yaşamak, beni yordu biliyor musun? Sanki bu durum, gizli tarikatımızın gizli duruşu gibi, şimdi ben, işte, evde, Ankara arkadaşlarıyla, İzmir arkadaşlarıyla, dağda, bayırda farklı benlere bürünüyorum. Ve bir türlü karar veremiyorum. Herkesin beklediğini gerçekleştirme misyonunu ne kadar yürütebilirim, nerede tıkanırım?...


İstediğim dinginlik oysa… Seni kaybettikten sonraki 24 saati özlüyorum zaman zaman. Ve artık geçmişi düşünmek değil, geleceği düşünmek değil, bugünü yaşamak istiyorum baba. Sen yapamadın bunu ama, ben yapmak istiyorum. Ben, sen olmak istemiyorum artık. Kızımın bana, böyle bir mektup yazmasını istemiyorum.


Baba, seni özlüyorum. Yarım kalmış bir iş gibi bu özlemim. Ve sen artık yoksun, net olarak. Bana bıraktıklarınla, yine de mutlu ol. Her şey istediğin gibi…

0 yorum:

Yorum Gönder