25 Kasım 2016 Cuma



05.10.2016, İzmir

UYANINCA

Uykumdan yeni uyandım.
Neden uyumuştum bilmiyorum.
Zaman çizgisinde, uyumam gerektiği için mi yoksa kendiliğinden mi yahut beni uyutan bir başka nedenle mi uyudum bilmiyorum.

Yeni uyandım.

Bundan sonra sadece kendi istediklerimi yapacağım, bilesiniz.
Mutlu olasınız diye değil bundan sonra yapacaklarım.
Benim istediklerim sizi mutlu edecekse, bunu sizin için yaptığımı düşünmenizi  asla engelleyemem.


Nasıl da gevşemişim.
Gerinmek istiyorum. Gerinirken vücudumun çeşitli yerlerinden gelen sesleri duymak işitiyorum.
Biri sırtımı çiğnese keşke.

7 Kasım 2012 Çarşamba



yakup...

adın,
hasretin bin çeşidi…

adın,
yokluğun sus dediği…

ben,
toprağın tortusunda,
tırtılın korkusu,
karıncanın çığlığı,
rüzgarın tedirginliği…

sen ve ben,

gökyüzünün bilinmezi,
imkansızın kahkası…

bir var’ı, bir yok’u…

23 Nisan 2011 Cumartesi

Mektup


bugün, İzmir
…yıl önce, bedenin bu dünyadan ayrıldığında, belki de 6 aylık sürecin sonunda, ne kadar telaşsız ve sakindim… Ve O anı izleyen belki de bir ay, hayatımın en tepkisiz dönemini geçirdim, kimse fark etmedi.
Evde kimse senin duralamaya başladığını hissedememişken, ben, sende tuhaflıklar sezmeye başlamıştım. Sen, sen olmaktan uzaklaşırken, neden bilmiyorum, ki bu belki de senin suçun, müdahale etmedim. Koştur koştur geçen yılların sonunda, mola gibiydi, bütün gün evden çıkmayıp, gazete okuman, radyo dinlemen ve pencereden bakman.
Her şey, bahçede yediğimiz o akşam yemeğinde başlamıştı değil mi? Sen ölmeden tam iki yıl önce…
Rakı şisesini açtın, kadehini doldurdun, bir yudum aldın ve ayağa kalktın, gittin. Döndüğünde, anneme “hatun kaldır şunu!” dedin ya, işte o an, sonun başlangıcıydı. Keşke sigarayı da bırakabilseydin o anda… Ama yapmadın…
Ve biz, saçma bir şekilde, ertesi akşam yemeğinde, şişeyi tekrar masaya getirmeyişinde sevinmiştik. En çok da annem… Ve 1,5 yıl sonunda koyulan teşhisin ardından geçen altı ay da bitince, Karabağlar’da yerini hazırlamak zorunda kaldık…
Evet itiraf ediyorum Baba… Seni özlüyorum… Yani, özlemek buysa.
Yaşasaydın yapar mıydık bilmiyorum, ama ben, seninle İstanbul’a gitmek isterdim.
Zeytinburnu’na, Kazlıçeşme’ye… Kapalıçarşı’da Adem Abi’nin dükkanında çay içmek isterdim. Gelik’te oturup kafa çekmek isterdim. İstanbul anılarını dinlemek. Niye çekip gittiğini öğrenmek. Biliyor musun, hakikaten “niye gittin sen İstanbul’a zamanında?” ve “niye döndün?”
Seni tanımak isterdim. Aklından geçenleri. Bilmek isterdim gerçekten yapmak istediklerini… Beni nasıl görmek isterdin, duymak isterdim senden… Kaç hayalini gerçekleştirebildiğini?
Zaman ve mekan boyutunda, bunlar artık olası değil.
Bazen, keyfim yerindeyken, hep komik anları hatırlıyorum… Mesela, senin mobilet ile İnciraltı’na balık tutmaya gittiğimiz zamanları. Her hafta, istisnasız her hafta, dönüşte, mobiletin bilmem neresine pislik kaçması nedeniyle, İnönü caddesi rampasında yolda kalışımızı hatırlıyorum. Hiçbir şey olmamış ya da ilk defa oluyormuş edasıyla, mobilete karşıdan bakışın, alet çantasından zımparayı, penseyi ve üstübü’nü çıkarışın… Elinin yanması pahasına bujiyi söküp, pisliği temizlemen. Eh be baba, her hafta olacak iş mi? O zaman, bana da çok ciddi geliyordu da, şimdi çok gülüyorum…


Zaman tam da senin istediğin kıvamda… Kafan bozulduğunda arardın ya Yeni Asır’ı, şimdi arayacak daha çok yer var…
Sanırım kafayı yerdin apartmanda… Annem artık, eski evde oturmuyor. Komik bir apartman dairesinde. Çoğunlukla da bizde. Sahi, yaşsaydın, sen de kalır mıydın bizde, Oya’ya bakmak için, yoksa …
Bazen, kokunu duyuyorum… Bu durum komik mi, trajik mi bilmiyorum ama, bir çok şey gibi kokularla hatırlıyorum geçmişimi. Tabakhane’nin sinmiş kokusu, üzerinde kısa Maltepe kalıntısı, mobiletin tepesinde, soğukta eve gelişin ve kapıdan girip deri montunu çıkarırken duyduğum o koku… Deliriyor muyum?
“Amaaan ölümlü dünya, bana ne!” demedin ya hiç… Düğünlerden çok cenazelerde başrol oldun ya… Bayramdan bayrama gördüğün akraba-i talukat, başı sıkıştığında sana koşup geldi ya… Şimdi anladım seni, yeni yeni anlıyorum… Neden hep bir adım mesafede durduğunu insanlara karşı. Aynısını yapıyorum şimdi… Bayramdan bayrama, en fazla onbeş dakikalık görüşmeler… Zaten onlar, gerek duyduklarında arıyorlar…
Kızımı görebilmeni isterdim. Eminim tependen inmezdi. Delirtirdi seni. Duvarlarını yıkardı. Geçen gün, fotoğraflara bakarken, yanıma geldi. Baktı, baktı. Seni gösterdi… “Dede mi bu?” dedi. “evet!” dedim. Gitti… Ödüm patladı nerede diyecek diye…
Zaman geçtikçe, bazı tepkilerimde, seni yakalıyorum… Hani, yapılmasını istemediğin bir şey için izin istediğimizde, “ne gereği var!” derdin ya, bir çok kez kendimi, o cümleyi söylerken yakalıyorum…
Biliyor musun, uzun yıllardır, kendime ilk defa bir hedef koydum… Ağrı Dağı’na gideceğim. Malzemelerimi topluyorum yavaş yavaş. Şimdi sana sorsam, “ne gereği var!” derdin. Ama inan yaşasaydın, sormazdım… Aklım başıma geldikten sonra sormadım ki zaten…
Aslında, bu yazdıklarımla seninle hesaplaşmayı düşündüm. Ama öte yanım, bunun olmazlığına ikna etti beri yanımı. Bu nedenle hep güzellikleri söyledim durdum. Aslında bugün, en azından dışarıdan bakınca sağlammış ibi duruyorsam, nedeni sanırım sensin. Yaptıklarım, bir meydan okuma belki sana… Senin tüm iyi niyetine, koruma güdüne ve kontrol etme hastalığına…
Orta birden ikiye geçtiğimde, beni iyi ki Hakem Usta’nın yanına verdin çıraklık yapmaya. Belki niyetin başkaydı, haytalık yapmamam içindi bu yaptığın ama, inan çok sıcak havada, buz gibi bir duştu yaptığın. Kendime geldim… Ne çok insan tanıdım, o dünyada?
Yıllar sonra, beni Ankara’ya götürdüğünde, yurda yerleştirip, alelacele 15.00’teki Pamukkale otobüsüne binip, bir sarılmadan, beni Ankara otogarında yapayalnız bıraktığında da, o duşu yaşadım ben… Yalnız kalmak o gün bu gün iyi geliyor bana. Belki, bende sır kalan o askerlik günlerinde, yaşadığın yapayalnız günlerde ayakta kalmamı sağladı. Ve hala, bu kalabalıkta yalnız olduğumu ne zaman düşünsem, aklıma bu geliyor, sana kızsam da kızamıyorum, öfkemin ardından.
Sen güvenirdin bana değil mi? Anneme öyle demiş miydin gerçekten? Ben, nasıl adapte olduğumu bilemediğim yabancı dünyalara sessizce sızarken, senin yüzünü hiç kara çıkartmadım değil mi? Ne öğrenciyken, ne askerde, ne evlenirken… Hep örnek olmak zorundaydım… Hatta teşhisinin konulduğu o doktor ziyaretine de, ben istedim diye gittin. Ve üzerinde öldüğün o tek kişilik yatağı da bana aldırarak, bana ne yükler yükledin bir bilsen… Neredeyse, başrolünü oynadığın ben’li yaşamında, en iyi yardımcı oyuncu yaptın beni… Sen henüz ölmüşken, ben de herkes gibi ağlamak isterken, bana düşen görev, evin telefonunun kopmuş kablosunu onarmak oldu… Bunun kusuru sende değil elbet… Kader diyelim… Senin görevin de buydu değil mi?
Birçok sen vardın baba. Farklı zamanlarda, farklı senler. Ama yıllar geçtikçe ve ben yavaş yavaş sen olurken, senin bütün kodlarını çözmüştüm. Hangi olaya nasıl bir tepki vereceğini biliyor olmak, seni sürprizsiz yaşamak, beni yordu biliyor musun? Sanki bu durum, gizli tarikatımızın gizli duruşu gibi, şimdi ben, işte, evde, Ankara arkadaşlarıyla, İzmir arkadaşlarıyla, dağda, bayırda farklı benlere bürünüyorum. Ve bir türlü karar veremiyorum. Herkesin beklediğini gerçekleştirme misyonunu ne kadar yürütebilirim, nerede tıkanırım?...


İstediğim dinginlik oysa… Seni kaybettikten sonraki 24 saati özlüyorum zaman zaman. Ve artık geçmişi düşünmek değil, geleceği düşünmek değil, bugünü yaşamak istiyorum baba. Sen yapamadın bunu ama, ben yapmak istiyorum. Ben, sen olmak istemiyorum artık. Kızımın bana, böyle bir mektup yazmasını istemiyorum.


Baba, seni özlüyorum. Yarım kalmış bir iş gibi bu özlemim. Ve sen artık yoksun, net olarak. Bana bıraktıklarınla, yine de mutlu ol. Her şey istediğin gibi…

6 Ekim 2009 Salı

PUFF...

Offf….
Mevsim değişiyor bu şehirde yine…
Yine, çünkü bu şehirde, bahar diye bir şey yok.
Sürgülü bir kapı gibi, “cırrrttt” diye yazdan kışa, kıştan yaza geçersiniz.
Ayrıca bu “crrrttt”lar, kış içinde de devam eder. Yaz içinde de...
Sabah kalkarsınız, kıştır… Öğle üzeri, sarıp sarmalanmış, ofisten çıkarsınız… Aaaa, “crrrttt” yaz gelmiş meğersem… Sonra akşam yine “crrrttt” soğuk, iliklerinize işler. Paltonuzu ofiste bırakıp çıktıysanız, hoş geldin soğuk algınlığı….

Oysa ben, dört başı mamur baharları severim. Yavaş yavaş kuruyan yaprakları… Atıştıran yağmuru. Serinleyen akşamüstlerini, soğuk sabahları. Yavaş yavaş gelen kışı, yavaş yavaş giden yazı severim…
İnsan yazın ve kışın nasıl aşık olur yoksa?. Bahar olmasa, nasıl depresyona girer bu ruhlar?

Ben bahar yaşamak istiyorum. En baharından… Yavaş yavaş, sindire sindire…

9 Eylül 2009 Çarşamba

BEN, YALNIZCA BEN

Şimdi yazacağım, bir sürü laf yiyeceğim yine… Yok sen şöylesin, yok sen böylesin diye… Size ne kardeşim, ben böyleyim… Kabul edin, değişemem. Kabul edin, sizin istediğniz gibi olamam. 35 sene oldum da ne oldu? Artık değilim…

Her şeyden önce ben öyle, aman emekli olayım, çekip gideyim, sesiz sedasız bir balıkçı kasabasını mesken tutayım, arka bahçemde dereotu maydanoz yetiştireyim gibi bir düşüm yok. Kusura bakmayın. Yok efendim iki tavuğum olsun, ekmeğimi kendim pişireyim, temiz hava bol organik gıda, kıt kanaat yaşayayım. Sizin olsun. Kışları eve hapsolayım, dışarı çıkıp çamurlara batayım, evi yaktığım ocakla ısıtayım, ekmeği de o ocakta pişireyim… Daha neler. Ha bir de basma perde olayı var ya… Kalsınnnnn…

Vallahi bu yaşıma kadar benzeri düşler kurdum. İtiraf edeyim. Ama hükümsüzdür tümü. Zira ben bunları sizin yüzünüzden kurdum. Gizli bir tarikatın ayini gibi, sizinle birlikte, hiç sorgulamadan, olduğu gibi kabul ederek. Ama artık değiştim. İster “davadan döndü” deyin, ister küsün bana ama böyle. İsteseniz de böyle, istemeseniz de böyle.

Her şeyden önce ben, akıllı çok katlı yapının akıllı bir dairesini mesken tutmak istiyorum. Çift jeneratörü, kesintisiz güç kaynağı, merkezi uydu ve internet şebekesi olan bir binada, şehre tepeden bakmak istiyorum. Mümkünse onbeşinci kattan aşağı olmasın. Öyle bahçe katı değil, 10.kata bile tahammülüm yok.

Ben öyle sessizlik, sükunet peşinde değilim. Metropolün orta yerinde, metropole tepeden bakmalıyım.

Çünkü ben, beni seviyorum…

Yaşasın ben…

Artık böyle…

2 Eylül 2009 Çarşamba

KELLE SÖĞÜŞ

Aslına bakarsanız, sanırım yazmak bana çok uzak artık.

Sabahtan bu yana, işyerimde, kendime “çok işi var” süsü verip odama kapandım bir şeyler yazmak için. İki hafta olmuş en son yazalı. Blog milletine ayıp olmasın diyerek defalarca klavyenin başına oturup (onbeş yıl önce daktilonun başına derdik) bir bok yazamadım, saat 12.00 oldu.

Elif Şafak değilim ki, Orhan Pamuk değilim ki… (Sait Faik demiyorum, zira o öleli çok oldu!)

Önce oturup, “Bir Uçağı Kaçırmanın Anatomisi” başlığını koyduğum yazıyı yazayım dedim. Ne mümkün. Oysa ne kadar basit bir şey kurgulamıştım. Ankara’ya gittim, hayatımın önemli bir kıvrımından döndüm ve İzmir’e dönüşte, pisi pisine, uçağa baka baka, ki o uçak benim değilmiş, uçağı kaçırdım. 6 Saat havaalanında bekledim, %30 ceza ödedim. 3 cintonik 2 bira içtim, hacca giden Kırşehir ekibinden, süper hacı adayı Mehmet Amca ile sohbet ettim, süper eğlendim, Ahmet ile geyik yaptım alanda (çocuk benim için 30 dakika önce geldi mesaiye.)Ama bir türlü toparlayıp yazamadım.

Sonra, “Çünkü Seni Seviyorum” başlığını attım. Tamamen arak. Bir kısa filmin ismi bu. İlhan Şeşen başroldeydi. İyi bir yapımdı. Bu başlığın altına tüm aşklarıma bir sitem yazacaktım. Onlara kin ve nefret kusacaktım. Kavuşamadığım aşklarımı özleyecektim. Depresyona girip, akşama çıkacaktım. İşim bitip geceyarısı eve gidince kızımı öpecektim uyurken. Karnımı doyurup hemen yatıp reflümü azdıracaktım. Olmadı…

Sonra Sibel’in, Göksel’in bloglarını okudum. Bağlantılarındaki yazılara göz attım. Belki bişey esinlenirim diye. Ülen adamlar çatır çatır yazıyor. Evet ben yeteneksizim sanırım. O da olmadı. (Bu arada insanlar niye rumuzla blog açar ki? Yazıyı yazanın kim olduğunu bilmeden anlam yükleyemiyorum birçoğuna) Yine olmadı...

Puff… Saat 12.09. Eski bir anımı mı anlatayım?

Amanın, kurşun kalemlerimi koyduğum kalemlikte 10 tane sarı silgili kalem kalmış.
Üç tane de kırmızı kafa. Oysa 6 tane kırmızı kafa 14 tane sarı silgili olmalıydı. Yine araklamış şerefsizler…
Ya, ben anlamıyorum bu insanları. Kardeşim odama giriyorsun, bilgisayarın yanına uzanıyorsun. Kalemimi araklıyorsun. Peki sen o kalemi anlayabiliyor musun? Yok. Silgisini kemirip, ucu kırılınca atacaksın. Sanki kurşun kalem açacağın var. Elleme. Dokunma, Alma. Alıyorsan kullan yaa… Bu binada bu kalemler bir tek bende var ve nerede görsem tanırım kurşun kalemlerimi. Çünkü alır almaz kenarına bir işaret koyarım.

Yok yok bir tane de masamda varmış. Demek “dört kalemlik” şerefsizlik sözkonusu.
Çalan telefonlar bırakmıyor ki beni yazayım. Yazayım da coşayım, coşayım da yazayım… Saati 12.40 yaptık.

Karnım acıktı.

İşyerinden çıkıp bir kelle söğüş mü yesem. Ama o da tansiyonumu yükseltiyor.
Yok yok olmayacak bu iş. İki hafta beklediği gibi biraz daha beklesin blog…

Olmadı, olamıyor…

En iyisi bir Sermiyan Midyat şarkısı dinlemek. Kim olduğunu bilmiyorsanız, internette araştırın.

Ben kelle söğüş yemeğe gidiyorum.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

KAHVE

Tıkırtıyla irkildi…

Uyumamıştı da, sanki dalıp gitmişti perdenin aralığından aydınlık sokağa bakarken.
Tıkırtı yan odadan geliyordu. Sadece tıkırtı. Gürültü değil.

Bu gergin bekleyiş kaç saatir sürüyor? İki, üç, yok değil. Tam onbir saattir.

Onbir saattir, bir şekilde gelecek mesajı bekliyordu bu temiz otel odasında. Uyumadan, tuvalete gitmeden. Gün gece olmuş hala bekliyordu. “Bekle!” demişlerdi. Bekliyordu.

Bir “paket” için buradaydı. Alıp gidecekti. Ne tuhaf. Bu “paket” ne menem bir şeydi bilmiyordu. Gizliydi. “Çok Gizli”… Küçük, büyük, sert, yumuşak… “Gizli”… Soru yok.

Perdeyi araladı. Bu Acem kentinde, hayat ne kadar uysaldı… Sukunet kaldırım taşlarında, elektrik direklerinde… “Adamım, bu şehir seni uyuşturuyor!” diye düşündü.

Doğup büyüdüğü kenti düşündü. Her bir şeyin neşeli bir telaşla yapıldığı, kavganın bile şakayla patladığı şehri… “Ne işim var lan benim!” dedi… “Ne işim var benim burada?” derken, sesinin yükseldiğini fark etti. İrkildi. Çişinin geldiğini fark etti.

Çocukken, mahallede saklambaç oynarken, saklandığında da hep çişi gelirdi. Gelirdi de, sobelendiğinde unuturdu çişini… İster misin sobelensin… “Yok canım!” dedi kendi kendine…

Onbir saat yirmi iki dakika… Biriyle konuşmayalı tam o kadar oldu.

Saatine baktı. Tuvalete gitti. Hiçbir şey aksiyon filmlerindeki gibi değildi. Sahiden buradaydı ve gelecek haberle birlikte çıkıp paketi alacaktı. Tam tuvaletten çıkarken çekti sifonu. Ola ki mesaj gelir duymazdı suyun sesinden…

Mini barı açtı. Meyve suyu aldı. Gözü sokakta, yavaş yavaş içti meyve suyunu…

Silahını eline aldı. Şarjörünü çıkarttı. Mermileri tek tek avucuna doldurdu. Sonra yerleştirdi yeniden. Bunu geçen zamanda kaçıncı kez yaptığını düşündü… Burnuna kahve kokusu geldi. Filtre edilmiş taze kahve… Ayağa kalktı. Kahve istemişti canı. Günde yirmi fincan içerken, dört gündür ağzına koymamıştı. Bu koku… “Serap gibi bir şey” diye düşündü.

Oda servisinden istesene… İsteyemedi. Telefona dokunmak yasaktı. Anca çalarsa… Parola gelirse konuşabilirdi. “Herhalde paketi alamadılar” diye düşündü. “Bir sorun çıktı.”

Eğer sorun çıkarsa tek başınaydı… İşin kötüsü, üzerinde bir kimlik de yoktu. Yakalanırsa, bir İran hapishanesinde çürüyeceği kesindi. Kimse kurtaramazdı O’nu… “Ne işim var benim burada?” sorusunu, yola çıktığından beri, belki bininci kez sordu. Bu soru, belki bin yıldır, kimbilir kaç kişi tarafından soruldu.

Oniki saatin dolmasına on dakika vardı… Eeeee. Ya gelmezlerse??? Nasıl geri dönecekti… Yine çişi geldi. Yok artık… “Geçer” diye düşündü…

Telefon çaldı. İki kez. Açmaya korktu. “Kaybolsam, kaybolsam ne güzel olurdu” diye düşündü. Açtı… Toplandı. Otelden çıktı.

………

En sevdiği şehirde, O kitabevinin kafesinde kahve içerken, burnuna Acem şehrinde duyduğu kahve kokusu geldi. Ürperdi. Bu kafe, en sevgili dostunun dediği gibi, “gelişin ve gidişin uğrak yeri” olmuştu işte…

Bir kahve daha içti…

10 Ağustos 2009 Pazartesi

DÜŞLERE VE ZAMANA

Yola çıkma zamanı geldi…
Havadaki kokudan belli. Tam şimdi…
İnsanlar birer birer uyanıyor kentte, isteksizce. Kimileri hiç uyumamış. Radyoda inceden hüzünlü bir kır havası.
Havadaki kokudan belli. Yola çıkma zamanı geldi.

Bu kez de başaramazsam, bu kez de ayrılamazsam bu kentten; yapacak başkaca bir şey kalmıyor. Sırt çantam hazır. Uyku tulumum, matım, çadırım. Biletim cebimde. (Defalarca ertelenmiş gidiş bileti…)
Dönmek yok. Güneş doğmadan gitmeliyim. Kuşlardan önce. Çöpçüler sokakları süpürmeden…

Güneş doğdu doğacak. Gitme zamanı geçmeden gitmeliyim. Zaman geçmeden. Vazgeçmeden. “Vazgeçmemeliydim!” demeden.

Gitmeliyim. Sen uyanmadan. Sen düşler görürken…
Sen büyümeden gitmeliyim. Ben yaşlanmadan. Hatırlayacaksan hep böyle hatırlamalısın beni.

Yola çıkma zamanı geldi.
Havadaki kokudan belli. Devrik cümlelerin kokusu bu. Baş sonu karışmış, ille de apaçık.(05/95)

9 Ağustos 2009 Pazar

KİMSEYE ETMEM ŞİKAYET...

Bu hafıza denen şey, ne menem bir şey yahu...
Şikayetçiyim.
Acayip bir hafızam var... En umulmadık ayrıntıyı hatırlayıp, en hatırlanasıyı nasıl unutuyorum... Daha dünü kayıtlardan silip, 30 sene önceki bir an'ı nasıl anımsayabiliyorum ayrıntılarla?..
Dedem (annemin babası) öldüğünde 2 yaşındaymışım ve benim O'nu hatırlayamayacağımı söylüyorlar. Yok yaaa... Alın size gereksiz bir dosya:

Gün/Dış
Çocuk annesinin elinden kurtulup ahşap kapıyı tekmeler...
Kapı açılır.
Çocuk dizlerinin üstünde, tek basamağı tırmanır eve girer
Gün/İç
Çocuk kapıyı açanın yanından sıvışır, iki taş basamak daha çıkar, koşar adım yürür.
Soldaki odanın kapısı açıktır.
Çocuk kapının kenarından içeri bakar.
Dede yeşil bir koltukta oturmuş gazete okumaktadır.
Kırmızı başlıklı siyah/beyaz bir gazetedir. Sayfada bir uçak kazası resmi vardır.
Dede gazeteyi indirir,gözlüğünün üzerinden çocuğa bakar...
S O N

Bunun gibi bir sürü şey...
Ama sorun, dün ne yedin??? Tık yok...
Aslında işime gelmiyor değil. Ama öyle anlarda öyle ayrıntılar hatırlıyorum ki... Bunu ağzımdan kaçırdığımda (!) "uzaylı" muamelesi görüyorum...
Kendimi zorluyorum. "Bunu unutmamalısın" diyorum. Başka olaylarla bağlıyor, kişilerle ilişkilendiriyorum, işaretliyorum. Bir gün, iki gün, üç gün... Pufff bir şey yok hafızada.
Ama otobüste sıkış-tepiş giderken, adamın telefonu çalıyor, " büyürrr!" diye açıyor adam telefonu... Zırt kayıttayım... Adamın yüzü, gömleğinin rengi. Elindeki çantanın şekli. Tuhaf değil mi?
İki saatlik filmden bir yıl sonra hiçbirşey hatırlama, ne oyuncu ne mevzuuu... Sonra kalk üç saniyelik bir sahneyi bin yıl yaşa...


Tito öldü. Televizyondan alt yazı geçiyor. "Yugoslavya Devlet Başkanı Tito öldü... Eeee ne var bunda di'mi? Sorun burada başlıyor. O anda televiyonda (siyah beyaz TRT) bir dizi... "Denizin Kanı". Kayığa çekmeye çalıştıkları adama kılıç balığı saldırıyor.



Yok mu yardım edecek kimse?
Vallahi dikkat edin. Bir gün karşıma geçip "merhaba" dersiniz, "nasılsın?" dersiniz, mal mal bakarım, kızmayın... Ama bir kazık atarsınız, bir gün inceden laf sokarsınız, unutmam vallahi o an ne giydiğinizi bile unutmam.

Ne demiş adam:
Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime ....(Kemani Serkis Efendi)

8 Ağustos 2009 Cumartesi

SEYRELTİK YAŞAM

Deniz kıyısında yaşamaktan sıkıldım ben…

Bu su kıyısı, insanları gevşetiyor. Gevşetip seyreltiyor. Seyreltip çökertiyor…

Güzel bir dağ yamacı olsa oysa, kampımı kursam nemli zeminde, göğe baksam, bir sigara yaksam… Gün batımıyla hava soğusa. Sarınıp sarmalanıp ateşin başında otursam. Uyusam, uyansam, toplanıp yola çıksam, tepeler aşsam, vadiler geçsem, patikalarda yürüsem, unutulmuş buzul göllerine dalsam…

Puf… Sıkıldım ben…

Bir aksiyon lazım bana, bir macera. Bir değişiklik, bir dönüşüm…

Bir sabah kalksam, başka bir insan olsam.
Ya da, gizlice şehri terk edip, uzak bir kentte yani bir yaşam kursam.
Afrika’ya gidip safari yapsam. Hindistan’da fil bakıcısı olsam.

Ya da en iyisi yeni bir iş bulsam…

Ama ille de denizden uzak olsam…


Deniz, insanları gevşetiyor. Gevşetip seyreltiyor. Seyreltip çökertiyor.

Tatile gitmek istiyorum...